10 Kasım 2011

Tokyo ve Asya’da Şehrin Pornografisi

(Bu yazıyı Ekososyalist dergi "KOLEKTİF" in 11. sayısı için yazmıştım. Ekoloji kolektifi kimdir? Nedir? diyenler için http://www.ekolojistler.org/


Bloguma o kadar ara verince bir anlamı olur mu bilemedim ama ilgisini çekenler için ve dergiye ulaşamayacak olanlar için yayınlamak istedim.)



24. Dünya Mimarlık Kongresi ve 25. Dünya Mimarlar Birliği Genel Kurulu kapsamında geçtiğimiz eylül ayında Tokyo’ya gittim. Hayatımda Ülkenin doğu sınırından öteye geçmemiş bir insan için koca bir kıtayı aşıp güneşin doğduğu noktaya gitmek, özellikle de 11 Mart’ta yaşanan deprem, tsunami ve sonrasında yaşanan nükleer felaketin etkileri nedeniyle kaygı vericiydi. Kongrenin teması da öncesinde Tasarım 2050 iken, yaşanan felaketin ardından “Tasarım 2050: Afetlerin Ötesinde, Dayanışma İçinde Sürdürülebilirliğe Doğru” olarak değiştirilmiş ve kongre programını bu bağlamda ele almışlardı. Yaşanan afetin gündelik hayatı etkilemediğini gözlemlemek can sıkıcıydı. Bir yanıyla sürekli büyüyen bir şehir ve ufalan, yabancılaşan insanlar diğer yandan yükselen binaların arasında farklılığını biçimle işaret etmeye çalışan bedenler… Kongre süresince tanışma fırsatı bulduğum ve nükleer tehlike nedeniyle girilmesi yasak olan bölgelere inceleme yapmaya gitmiş insanların anlattıkları ürkütücüydü. Nükleer felaketi yaşamış insanların sıradanlaştırdıkları şey, belki de hafızalarına kuşaktan kuşağa aktarılmış olan bilgi, büyümeye odaklanmış bir çağın arızi alanlarında soluk alıp verebildiklerini bilmeleriydi. Kongrenin genelinde sürdürülebilir çevre ve yapı kavramları ve afet sonrası yeniden yapılaşma stratejileri tartışılırken, Tokyo’nun sokakları bu arızi pornografinin bin bir türlüsünü Asya’nın büyümeye kendini vermiş tüm halkalarına gelecekten bir mektup gönderiyordu.


Klişeler ve Dönüşüm

Japonların teknolojideki gelişmişliği, gözlerinin çekikliği, toplumsal özellikleri, sushi, sashimi, çiğ yenen balıklar gibi tüm klişe tanımlamalar dışında nasıl bir kent, nasıl bir kentli, nasıl bir başkentle karşılaşacağımı bilmiyordum. Daha havalimanından kente doğru yol alırken, devasa toplu konut blokları dikkatimi çekti. Devasa bloklardaki küçücük balkonlara asılmış çamaşırlara takıldı gözüm ilk. Avrupa’nın pek çok kentinde toplu konut yerleşimlerini görme şansına erişmiştim ancak buradakiler hem yoğunlukları hem de ölçekleri açısından bana farklı olduklarını hissettirdiler. Kente yaklaştıkça otoban iki ya da üç katlı olmaya başladı. Trafiğin sağda aktığı ülkede, viyadüklerin altından ve üstünden geçerken uzaktan kentin silüeti ürkütücüydü. Yüksek camlı bloklardan oluşan, her birinde teknolojinin sınırları zorlanmış, yapılaşmanın ortasından kente dalarken, arabanın içinde bile insanı ezen ölçeğinin yaya olarak nasıl etki yaratacağını merak ediyordum. Kaldığımız yer ve kongrenin yapılacağı alan, kentin uzunca bir caddesi boyunca bitişik nizamda konumlandırılmış dünyanın en fetiş markalarının devasa yapılarının olduğu kentin en lüks alışveriş bölgesi idi.



Kentin genel olarak ikiye ayrıldığı yazıyordu, Tokyo kent rehberinde. Yüksek ve alçak olarak. Ama bu yükseklik daha çok sınıfsal ve parasal yükseklik anlamında kullanılıyormuş. Biz kongre kapsamında çoğunlukla kentin yüksek kısmında bulunduk. Kongre alanı, elçilikler, oteller hepsi kentin en zengin kesimlerinde yer alıyordu. Genellikle iş bölgesi olan Ginza’da yer alan otelin önünde azıcık durduğunuzda, takım elbiseler içerisindeki insanlar mekanik bir şekilde yürürlerken otelin hemen yanındaki sigara alanında mola verip 5 dakika içerisinde sigaralarını içtikten sonra aynı mekaniklikte yollarına devam ediyorlardı. Ayaküstü duran 10–15 takım elbiseli kadın ve erkek grubu… Kentin altlı üstlü bu halinin sınıfsal gösterenleri, göstergelerin lüks ve fetiş mağazalarla bölünmesi arasında yüksekten bakmak, her an düşebilmenin tehdidini şehrin zenginlerinin boynunda kendini hissettiriyordu.


Tokyo’da ilgimi çeken bir uygulama tam da bu düşüş halinin mekansal yansımasıydı: İç mekanlarda sigaranın serbest ama sokaklarda yasak oluşu… İzmarit atılmaması için sigara içme istasyonları oluşturmuş olmaları bana oldukça tuhaf geldi. Kaldırımlarda sigara içilmez levhaları arasındasınız, yürürken sigara içemiyorsunuz, ama bir restorana ya da kafeye girdiğiniz anda sigara içebiliyorsunuz. Kentin tek tipleştirdiği kamusal alanlardaki kişi, içerde özgürlükler aleminin tüm nimetlerinden yararlanabilirdi sanki.



Teknolojisi inanılmaz gelişmiş olan bir ülkede, “işgücü fazlalığından” mı ya da kapitalize olmuş kültürlerinden mi kaynaklı bilemediğim başka bir ayrıntı ise kentin her noktasında sizi yönlendiren görevlilerin olmasıydı. Bir kayboluş hikayesinin ayrıntılarını tutan onlarca insan. Sizin kaybolmaya bile olanak bulamadığınız bir şehir ayrıntısı… Onlarla kaldırımda, ışıklarda, otoparklarda, her noktada karşılaşabiliyorsunuz. Her adım başı yer alan bu adamlar işlerini inanılmaz bir ciddiyet ve kibarlıkla yapıyorlardı. Tam da bir burjuva kibarlığı sınırları içinde, yolunuzu bulma hürriyetinizin sınırlarını çiziyordu. Bu kapitalist kültürel kodlar içinde, Japonların kişisel temastan kaçtıklarını fark etmem pek de uzun sürmedi. Mikrop kapma korkusu ile sizinle tokalaşmıyorlar bile. Alışveriş yaparken parayı elden vermiyorsunuz. Önce para tepsisine parayı koyarak onlara uzatıyor, ardından para üstünü yine aynı tepside size sunulmasını bekliyorsunuz. Karşınızda sürekli eğilip kalkan insanlara karşı haliyle bir süre sonra refleks geliştirip eğilmeye başlıyorsunuz. Oysa bir yabancıdan en son bekledikleri şey onların karşısında eğilmeniz. Karşılarındakinin statüsüne göre, eğilme açılarının her biri ayrı bir anlam taşıdığından sizin bir yabancı olarak bunun ayırtına varmanızı beklemiyorlar.


Tektipleşmeden Sıyrılmak

Daha önceden bilgi sahibi olduğum sokak modasını ise, Japon kadınların ve erkeklerin dünyanın geri kalanından bağımsız olarak kendi modalarını yarattıklarını bizzat gözlemleme şansım oldu. Dünyanın herhangi bir yerinde bir insanı o kostümle gördüğünüzde özel bir yere gittiğini sanırsınız ancak orada okuldan çıkıp evine gidiyor ya da alışveriş ediyor olabiliyor. Benim dikkatimi çeken erkeklerin hepsinin desenli, dokulu, taşlı omuz çantaları yani bir nevi kadın çantaları kullanıyor olmalarıydı. Takım elbiseli olup da yetişkinlerden işine gideninde de vardı, spor giyimli ergeninde de. Kadınlarda ise durum daha çeşitliydi. Özellikle genç kadınlarda baby doll (oyuncak bebek kılığındaki) kostümlüler, ayak numarasından büyük ayakkabılarla, ellerinde şemsiyelerle dolaşanlar, peruk takanlar, takma kirpiklerle dolaşanlar, akla gelebilecek her çeşit kıyafet ve aksesuar ile yarattıkları kombinasyonlarla farklı olma arayışının ne noktalara varabileceğine dair fikir verdi. O kadar abartılı örnekler vardı ki, ortalama bir boyda, ortalama bir Japon olmak durumundan ne kadar kaçtıklarını hissettirdi. Orta yaş ve üstünün daha gündelik ve mütevazı giyim tarzları ile genç Japonların giyim tarzları ciddi bir fark oluşturuyordu. Aslında, bu “çeşitlilik” ve keskin ayrım yeni dönemde Japon gençlerinin dönüşüm süreçlerine işaret ediyordu. Olmadığı bir şeye dönüşme çabası, daha büyük ayaklı olmak, bembeyaz tene sahip olmak ya da kocaman gözlerle bakmak belki de bunlardan sadece birkaçı. Japonların çok çalışkan olduğuna dair olan klişe söylemin, kişisel tercihleri mi olduğu ya da başka şansları olmadığı için mi o kadar çalıştıklarından emin olamadım. Devasa bloklarda masa başında çalışan kişiler için durum pek de farklı değil. Hep bir sıkışmışlık hali ile yan yana onlarca bilgisayar ve yan yana onlarca insan, ara vermeksizin çalışıyorlar.


Tüketimle Varolmak

Tokyo kent hayatında, gündelik ihtiyaçların yeniden üretilme hızına yetişebilmek oldukça zordu. Hele bir de bu piyasa ile var olan kent hayatının pahalılığı düşünüldüğünde, tüketimi odak alan bir yaşam içinde var olmak, trajik bir biçimde yine tüketimle mümkün oluyordu. Ortalama bir yemeğe verdiğiniz para ya da su için ödediğiniz miktarın yüksekliği ülkede pek çok şeyin ithal olmasından kaynaklanıyor gibi görünse de bir değerler kümesini de işaret ediyordu. Ülkenin tarım alanları konusundaki ve besin çeşitliliği konusundaki kısırlığını ortadaydı. Tarımsal gıdalarda ne kadar gerilerse su ürünlerinde o kadar ileri düzeyde bir tüketimleri dikkat çekiciydi. Kongre sabahı erkenden Tsukiji Balık Pazarına gidebildim. Kentte görebildiğim ender noktalardan ve belki de oranın rutinine dair spot noktalardan bir tanesiydi. Okuduğum rehberde, balık pazarında hayatın sabahın 5 inde başladığı ve sabah 9 da tüm işlerin bittiği, günlük ortalama 500,000 ton deniz ürünü satışı gerçekleştiği yazıyordu. Pazarın olduğu yerin aslında oldukça prim yapan bir bölgede olduğu, etrafında yükselen devasa iş merkezlerine inat orada varlığını sürdürmeye çalıştığı ancak Belediye’nin pazarı taşıma niyeti olduğu yazıyordu. Şu anda dünyanın en büyük balık pazarı olması nedeniyle aynı zamanda turistik bir yer olan Tsukiji Balık Pazarına turist olarak belli bir yere kadar girebiliyorsunuz. Ancak biz hem sabahın epey erken bir saatinde gittiğimiz için hem de araya sızdığımız için o trafiğin ve üretimin (belki de tüketimin) tam ortasında bulduk kendimizi. Sağınızdan ve solunuzdan vızır vızır geçen küçük servis araçları ile taşınan şoklanmış veya taze balıklar o kadar çoktu ki aslında günlük 500 000 ton balık satışının gerçekliğini gözlemlemiş olduk. Tabi bir de Ton balığının neslinin neden azaldığını da. Hemen yanı başında sebze hali ile birlikte devasa iş bloklarının arasında kalmış halleri ve etrafına konuşlanmış küçük sushi dükkânları ile kentin aslında bizim gördüğümüzden bambaşka bir yüzü olduğunu ve üretimin mekaniğine dair ipucu verdi.



Ölçeğini Yitirmişlik Hali
Aynı sıkışmışlık hali kentin fiziksel dokusunda da hissediliyordu. Ölçeği kaybolmuş bir kentin sokaklarında dolaşırken, bir yenilenme hali gözüme çarptı. Eski dokusu tamamıyla kaybolmuş bir kentti Tokyo. O sıkışmışlık hali ile yürürken bir alışveriş merkezinin içine girdiğinizi bir anda fark edebiliyor, kaldırımda yürüdüğünüzü düşünürken bir anda metro istasyonunda ya da bir kafe girişinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Çünkü binanın altından 1 kat metro, 1 kat da otoban geçebiliyordu; yukarıda insanlar çalışırken bir üst katta siz kahvenizi yudumlayabiliyordunuz. İnsan kentin hangi noktasında olduğunu kestiremediğinden kendini kaybediyordu. Araçlar, makineler ve binalar arasında belki de yürümekten keyif almadığım tek kent oldu Tokyo. Yapılan düzenlemeler yayalar için değildi. Kent bir lego gibiydi... Birbiri üstüne inşa edilmiş. Nedenini çözemediğim bir inşa halini, seyahat dönüşünde Birikim Dergisi’nin son sayısındaki bir makalede buluyordum. İnşaatın makroekonomideki büyümenin lokomotifi olduğu üzerinden 1980’lerin sonunda Tokyo’da inşaat faaliyetlerinin desteklenmesi amacıyla, kent merkezindeki kamuya ait arsa ve arazilerin yatırımcılara verildiğini ve imar kurallarının bu çerçevede esnetildiğini ve bu noktada ihtiyaç fazlası yapı stokuna neden olduğunu öğreniyorum.[1] Son yıllarda ise ortaya çıkan kentsel dokunun iyileştirilmesi üzerinden giden araştırmalar, söylemlere dönüşmüş durumda Tokyo’nun yeni yapılaşma stratejileri. Tokyo dönüşü okuduğum Murakami’nin romanında ise, zengin bir müteahhit olan kayınpederi, romanın kahramanına tam da bu noktada “Şuradan Tokyo’ya bir bak. Boş arazileri görüyor musun? Eksik dişlerle dolu bir ağza benziyor. Şu anda gördüğün o boşluklar yakında yeni binalarla dolacak. Birkaç yıl içerisinde Tokyo’yu tanıyamayacaksın. Sermaye sıkıntısı yok, Japon ekonomisi patlama yapıyor, arsanı teminat gösterebiliyorsan istediğin miktarda krediyi bankalar veriyor, birbiri ardına bu kadar binanın yükselmesinin sebebi de işte bu. O binaları işte benim gibiler yapıyor.” diyordu.[2] Aklıma bu ve buna yakın söylemleri dilinden düşürmeyen Türkiye’deki pek çok sermaye sahibi geliyordu. Tokyo kentine baktığımızda dönüşümünü anlamadan önce hep Türkiye’deki süreçlerle ne kadar paralellik taşıdığını tartışıyorduk. Tek bir kent üzerinden büyüyen bir ülke, arsa spekülasyonları, sıkışmışlık hali… Nüfus yoğunluğu ile ülkenin yüzölçümü bağlantısı kurmaya çalışsak bile üst ölçekte başka bir şey vardı bu kentte.

Türkiye’nin doğu sınırının ötesine geçmemiş biri için ilginç bir deneyimdi Tokyo. Asya’nın New York’u gibi. Bir nevi imitasyon… Çünkü kentin yapılaşması ne kadar paralel olursa olsun kentli profilleri oldukça farklı olduğu için biraz yersiz gibi geldi. Kongre’deki oturumlar sayesinde anladığım, Asya kentlerindeki nüfus artışı ve kentleşme pratiklerinin, Batı’nın statikliğinin tam zıttı olduğu idi. Bu nedenle belki de bizim yapılaşma politikalarımızın ipuçlarını hatta belki de sonuçlarını görme şansı sundu. Her bölgenin kendi dinamikleri ve kendi bağlamlarında politikalar üretemediğinde, nasıl bir kamusal çöküş yaşadığını gösterdi bu kent. Yapılı çevrenin, içinde barındırdığı toplumun dönüşümüne de neden olabildiğini hissettirdi. Tek tipleşmiş bu şehir dokusunun kamusal olarak ürettiği pornografi tam da sokaklarda dolaşan yalnız insanların farklılaşma çabası ile kendini dışa vuruyordu. Kentin ürettiği pornografiyi, vitrin bedenler tüketerek kendine var olma düzlemleri yaratıyordu. Asya’nın “ensest ilişki yaşayan” pek çok şehri bu sarih kaderi paylaşıyor. Belki de bu yüzden, bu gezi bana Türkiye’deki yaşanan süreçleri anlamamı ve daha pek çok Asya ülkesinde benzer süreçlerden geçildiğini gösterdi.

[1] “İnşaat sektörü neyin lokomotifi?” Osman Balaban. Birikim 270 s.21
[2] Haruki Murakami, Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında, Doğan Egmont Yayıncılık, İstanbul, 2010, s.114.

30 Eylül 2010

Bu gece son gecemiz.



Burası benim hayatım boyunca kendime ait olarak sahip olup ya da olamadığım tek evimdi. Şimdi etrafta bavullar, atılacak ve hala ayıklanacak onca şey varken ben ayaklarımı uzatmış, biramı yudumluyorum. Elim gitmiyor bi türlü... Ne evimi bırakıyorum demeye, ne de buradaki arkadaşlarıma gidiyorum demeye. Sizlere geliyorum demek daha kolay buradakilere gidiyorum demekten. Yaşanan bunca şeyden sonra acı tatlı. Yalnız olmayacağız biliyorum ama daha ne kadar bir zaman sonra yeniden kendi evimde Sevgilimle kalacağım bilmiyorum. Kafam ruhum o kadar karışık ki bu karmaşa beni benden alıyor. Yoruyor herkese ayrı ayrı dert anlatmak. Oysa ben burada 1,5 yıldan biraz dahadır varım. Bunun yarısı burada varolma savaşı ile geçti;tam varım artık derken zaman doldu dendi. Şimdi ilk evimi bırakırken göz nuru eşyalarımı birer birer satarken canım acıyor. Bisikletimi allahtan Nazlı'ma sattım. Yabancıya gitmedi. Bu kötü bir huy... Eşya ile duygusal bağ kurmak ama bana kalsa hepsini saklardım; hepsi benim ilk evim, ilk defa sevgilimle evim, ilk defa bana ait bir mekan olarak yer etti aklımda. Ahh bilemiyorum ki nasıl demeli? Hepsi bir kayıp belki de... Kabul etmek gerek ama bunun için zaman da gerek. Hepinizle birlikte aşıcağız inanıyorum buna ama google map'te hala bizim sokakta bizim evin balkonunu hem de geçen seneki en güzel hallerini görmek içimi burkuyor. Şimdi sesim yankılanıyor duvarlardan, son böreğimi yaptım fırında, son banyomu yapıcam küvetimde. Bu akşam hep birlikte Neşen'lerde suşi yaptık yedik pictionary oynadık, hiç bişi olmamış gibi evime gelip güzel koltuğuma uzanıp keyif yapmak isterdim.

Diğer yandan bir kış daha geçmezdi burada. Karışık haller içindeyim. İstemezdim daha çok karmaşa...iş yok, güç yok, para yok... Nasıl yaşanır bu şartlar altında. Tek avuntum bu ilişkilerin gelip geçici olmayacağı umudu. Kim bilir? Zaman göstericek.

Ama daha Berfu'ya gidemedik. Olmadı bi türlü dipdibe sayılır. Ama daha şunu göremedim. Yetmedi zaman kısaca bana dönmek istiyorum demeye. Zor benim için. Daha şimdi alıştım bundan sonra kralı gelse yaparım dedikten hemen sonra yeniden başlamak için. Buraya gelirken de korkuyordum. Korktuklarım da başıma geldi. Şimdi daha çok korkuyorum. Ama hala güveniyorum eski dostlarımıza, yanımızda olacaklara. Birlikte aşacağız tüm bu kayıp sürecini. Bu zor dönemlerimize birlikte göğüs gereceğiz buna inanmak istiyorum. Kimse birlikte vakit geçiremeyecek kadar meşgul değildir umarım çünkü bu zamanlar birlikte aşılacak en azından benim nazarımda:)

12 Ağustos 2010

Aylaklık üzerine notlar


Elle dergisinin temmuz sayısında Aylak olmak üzerine işlerine bir süre ara vermiş bir insanın günlük yaşantısına dair bir yazı vardı. Keza orada diyor ki erkekler aylak kadınları çekici bulurlarmış. Yusuf Atılgan'ın "Aylak Adam"'ı, Paul Lafargue'nin "Tembellik Hakkı" ve Henry Miller'ın kitabından uyarlama 1970 yapımı " Clichy'de Sessiz Günler" filmini bu yazıya referans olarak vermiş.

"(...) Dünyanın tadını çıkarmak, sevişmek, neşe dağıtan Tembellik Tanrısı'nın onuruna şölenler düzenlemek için boş zamanları vardır onların (...)" demiş Paul Lafargue "Tembellik Hakkı"adlı kitabında. Ben de düşündüm bu yazının ardından kendi yaşantımızı. Üşenmedim maddeledim nedir bizi aylak yapan diye. Sonuçta eğer;

*erkenden uyanmanı gerektiren bir durum yoksa,

*kendini dünyadaki herşeyi yapabilecek güçte ama bir o kadar da güçsüzlükte hissediyorsan,

*yapman gereken şeylerin olduğunu bildiğin halde devamlı erteleme davranışı gösteriyorsan,

* bugün ne yapsam diye düşünürken aklına tv izlemek, çarşıya çıkmak, içmek, uyumak, vb. geliyorsa,

*para kazanma kaygın yoksa ya da kazandığın iki kuruş bile olsa sen onunla yetinebiliyorsan,

*aynı t-shirt'ü günlerce üstünden çıkarmadan giyebiliyorsan,

*gününün en önemli aktivitesi arkadaşlarla buluşmak olabiliyorsa,

*kilo alıyorsan ama bunu dert etmiyorsan,

*gündüzleri gecelerden daha çok sevişiyorsan,

*spor yapmak vb. enerji harcaman gereken aktivitelerden uzak duruyorsan,

*evinin hali içler acısı olsa bile ayaklarını uzatıp keyfine bakabiliyorsan ,

*hayatın en keyifli anını içtiğin bir soğuk bira ile tanımlayabiliyorsan,

*içinde bulunduğun durum sıradan olmaya başlıyorsa,


o zaman sen de bizdensin diyebilirim. Bunların hepsi ya da birkaçı hayatın bir döneminde bile olsa başına gelmiş ise, en azından hayatının bir döneminde Aylak Adam ya da Aylak Madam olabildiği için mutlu olmalı insan:) Çünkü aylaklık güçlü bir manifestodur hayatın bunca koşuşturmacası arasında.

Son sözü filmdeki Joey'in Nys'in baştan çıkarıcı tembelliği üzerine söyledikleri ile bitiriyorum :)

"Tembel. Evet, bir günah gibi tembel. Anlattığı herşey çok ilginç. Bir şeylerden bahsetmese bile. Çocuk sahibi olmayacak. Toplumun yararı için hiçbirşey yapmayacak. Ama nereye giderse gitsin hayatı kolaylaştıracak, çekici ve hoş kılacak. Bu da az değil..." ( Clichy'de Sessiz Günler filmi)


*Resim www.bilgiblogu.com adresinden alınmıştır.

05 Ağustos 2010

Kulağa kaçan


Bu siteyi keşfedeli epey bir süre oldu. Keyfimize göre son dönemde çıkan ya da daha önce yayınlanmış albümleri bulabileceğiniz ve daha da güzeli bulduklarınızı indirebileceğiniz bir nevi hayır blogu :)

Eğer ben de arşivciyim diyorsanız, hatta uzun yıllardır aradığım bir albüm vardı bir türlü bulamamıştım ya da biraz da yeni şeyler bulalım dinleyelim diye düşünenlerdenseniz aklınızda bulunsun. Çünkü bu blog müzik ve keyif deposu olarak hizmet veriyor :)