(Bu yazıyı Ekososyalist dergi "KOLEKTİF" in 11. sayısı için yazmıştım. Ekoloji kolektifi kimdir? Nedir? diyenler için http://www.ekolojistler.org/
Bloguma o kadar ara verince bir anlamı olur mu bilemedim ama ilgisini çekenler için ve dergiye ulaşamayacak olanlar için yayınlamak istedim.)
Japonların teknolojideki gelişmişliği, gözlerinin çekikliği, toplumsal özellikleri, sushi, sashimi, çiğ yenen balıklar gibi tüm klişe tanımlamalar dışında nasıl bir kent, nasıl bir kentli, nasıl bir başkentle karşılaşacağımı bilmiyordum. Daha havalimanından kente doğru yol alırken, devasa toplu konut blokları dikkatimi çekti. Devasa bloklardaki küçücük balkonlara asılmış çamaşırlara takıldı gözüm ilk. Avrupa’nın pek çok kentinde toplu konut yerleşimlerini görme şansına erişmiştim ancak buradakiler hem yoğunlukları hem de ölçekleri açısından bana farklı olduklarını hissettirdiler. Kente yaklaştıkça otoban iki ya da üç katlı olmaya başladı. Trafiğin sağda aktığı ülkede, viyadüklerin altından ve üstünden geçerken uzaktan kentin silüeti ürkütücüydü. Yüksek camlı bloklardan oluşan, her birinde teknolojinin sınırları zorlanmış, yapılaşmanın ortasından kente dalarken, arabanın içinde bile insanı ezen ölçeğinin yaya olarak nasıl etki yaratacağını merak ediyordum. Kaldığımız yer ve kongrenin yapılacağı alan, kentin uzunca bir caddesi boyunca bitişik nizamda konumlandırılmış dünyanın en fetiş markalarının devasa yapılarının olduğu kentin en lüks alışveriş bölgesi idi.
Kentin genel olarak ikiye ayrıldığı yazıyordu, Tokyo kent rehberinde. Yüksek ve alçak olarak. Ama bu yükseklik daha çok sınıfsal ve parasal yükseklik anlamında kullanılıyormuş. Biz kongre kapsamında çoğunlukla kentin yüksek kısmında bulunduk. Kongre alanı, elçilikler, oteller hepsi kentin en zengin kesimlerinde yer alıyordu. Genellikle iş bölgesi olan Ginza’da yer alan otelin önünde azıcık durduğunuzda, takım elbiseler içerisindeki insanlar mekanik bir şekilde yürürlerken otelin hemen yanındaki sigara alanında mola verip 5 dakika içerisinde sigaralarını içtikten sonra aynı mekaniklikte yollarına devam ediyorlardı. Ayaküstü duran 10–15 takım elbiseli kadın ve erkek grubu… Kentin altlı üstlü bu halinin sınıfsal gösterenleri, göstergelerin lüks ve fetiş mağazalarla bölünmesi arasında yüksekten bakmak, her an düşebilmenin tehdidini şehrin zenginlerinin boynunda kendini hissettiriyordu.
Teknolojisi inanılmaz gelişmiş olan bir ülkede, “işgücü fazlalığından” mı ya da kapitalize olmuş kültürlerinden mi kaynaklı bilemediğim başka bir ayrıntı ise kentin her noktasında sizi yönlendiren görevlilerin olmasıydı. Bir kayboluş hikayesinin ayrıntılarını tutan onlarca insan. Sizin kaybolmaya bile olanak bulamadığınız bir şehir ayrıntısı… Onlarla kaldırımda, ışıklarda, otoparklarda, her noktada karşılaşabiliyorsunuz. Her adım başı yer alan bu adamlar işlerini inanılmaz bir ciddiyet ve kibarlıkla yapıyorlardı. Tam da bir burjuva kibarlığı sınırları içinde, yolunuzu bulma hürriyetinizin sınırlarını çiziyordu. Bu kapitalist kültürel kodlar içinde, Japonların kişisel temastan kaçtıklarını fark etmem pek de uzun sürmedi. Mikrop kapma korkusu ile sizinle tokalaşmıyorlar bile. Alışveriş yaparken parayı elden vermiyorsunuz. Önce para tepsisine parayı koyarak onlara uzatıyor, ardından para üstünü yine aynı tepside size sunulmasını bekliyorsunuz. Karşınızda sürekli eğilip kalkan insanlara karşı haliyle bir süre sonra refleks geliştirip eğilmeye başlıyorsunuz. Oysa bir yabancıdan en son bekledikleri şey onların karşısında eğilmeniz. Karşılarındakinin statüsüne göre, eğilme açılarının her biri ayrı bir anlam taşıdığından sizin bir yabancı olarak bunun ayırtına varmanızı beklemiyorlar.
Daha önceden bilgi sahibi olduğum sokak modasını ise, Japon kadınların ve erkeklerin dünyanın geri kalanından bağımsız olarak kendi modalarını yarattıklarını bizzat gözlemleme şansım oldu. Dünyanın herhangi bir yerinde bir insanı o kostümle gördüğünüzde özel bir yere gittiğini sanırsınız ancak orada okuldan çıkıp evine gidiyor ya da alışveriş ediyor olabiliyor. Benim dikkatimi çeken erkeklerin hepsinin desenli, dokulu, taşlı omuz çantaları yani bir nevi kadın çantaları kullanıyor olmalarıydı. Takım elbiseli olup da yetişkinlerden işine gideninde de vardı, spor giyimli ergeninde de. Kadınlarda ise durum daha çeşitliydi. Özellikle genç kadınlarda baby doll (oyuncak bebek kılığındaki) kostümlüler, ayak numarasından büyük ayakkabılarla, ellerinde şemsiyelerle dolaşanlar, peruk takanlar, takma kirpiklerle dolaşanlar, akla gelebilecek her çeşit kıyafet ve aksesuar ile yarattıkları kombinasyonlarla farklı olma arayışının ne noktalara varabileceğine dair fikir verdi. O kadar abartılı örnekler vardı ki, ortalama bir boyda, ortalama bir Japon olmak durumundan ne kadar kaçtıklarını hissettirdi. Orta yaş ve üstünün daha gündelik ve mütevazı giyim tarzları ile genç Japonların giyim tarzları ciddi bir fark oluşturuyordu. Aslında, bu “çeşitlilik” ve keskin ayrım yeni dönemde Japon gençlerinin dönüşüm süreçlerine işaret ediyordu. Olmadığı bir şeye dönüşme çabası, daha büyük ayaklı olmak, bembeyaz tene sahip olmak ya da kocaman gözlerle bakmak belki de bunlardan sadece birkaçı. Japonların çok çalışkan olduğuna dair olan klişe söylemin, kişisel tercihleri mi olduğu ya da başka şansları olmadığı için mi o kadar çalıştıklarından emin olamadım. Devasa bloklarda masa başında çalışan kişiler için durum pek de farklı değil. Hep bir sıkışmışlık hali ile yan yana onlarca bilgisayar ve yan yana onlarca insan, ara vermeksizin çalışıyorlar.
Tüketimle Varolmak
Tokyo kent hayatında, gündelik ihtiyaçların yeniden üretilme hızına yetişebilmek oldukça zordu. Hele bir de bu piyasa ile var olan kent hayatının pahalılığı düşünüldüğünde, tüketimi odak alan bir yaşam içinde var olmak, trajik bir biçimde yine tüketimle mümkün oluyordu. Ortalama bir yemeğe verdiğiniz para ya da su için ödediğiniz miktarın yüksekliği ülkede pek çok şeyin ithal olmasından kaynaklanıyor gibi görünse de bir değerler kümesini de işaret ediyordu. Ülkenin tarım alanları konusundaki ve besin çeşitliliği konusundaki kısırlığını ortadaydı. Tarımsal gıdalarda ne kadar gerilerse su ürünlerinde o kadar ileri düzeyde bir tüketimleri dikkat çekiciydi. Kongre sabahı erkenden Tsukiji Balık Pazarına gidebildim. Kentte görebildiğim ender noktalardan ve belki de oranın rutinine dair spot noktalardan bir tanesiydi. Okuduğum rehberde, balık pazarında hayatın sabahın 5 inde başladığı ve sabah 9 da tüm işlerin bittiği, günlük ortalama 500,000 ton deniz ürünü satışı gerçekleştiği yazıyordu. Pazarın olduğu yerin aslında oldukça prim yapan bir bölgede olduğu, etrafında yükselen devasa iş merkezlerine inat orada varlığını sürdürmeye çalıştığı ancak Belediye’nin pazarı taşıma niyeti olduğu yazıyordu. Şu anda dünyanın en büyük balık pazarı olması nedeniyle aynı zamanda turistik bir yer olan Tsukiji Balık Pazarına turist olarak belli bir yere kadar girebiliyorsunuz. Ancak biz hem sabahın epey erken bir saatinde gittiğimiz için hem de araya sızdığımız için o trafiğin ve üretimin (belki de tüketimin) tam ortasında bulduk kendimizi. Sağınızdan ve solunuzdan vızır vızır geçen küçük servis araçları ile taşınan şoklanmış veya taze balıklar o kadar çoktu ki aslında günlük 500 000 ton balık satışının gerçekliğini gözlemlemiş olduk. Tabi bir de Ton balığının neslinin neden azaldığını da. Hemen yanı başında sebze hali ile birlikte devasa iş bloklarının arasında kalmış halleri ve etrafına konuşlanmış küçük sushi dükkânları ile kentin aslında bizim gördüğümüzden bambaşka bir yüzü olduğunu ve üretimin mekaniğine dair ipucu verdi.
Aynı sıkışmışlık hali kentin fiziksel dokusunda da hissediliyordu. Ölçeği kaybolmuş bir kentin sokaklarında dolaşırken, bir yenilenme hali gözüme çarptı. Eski dokusu tamamıyla kaybolmuş bir kentti Tokyo. O sıkışmışlık hali ile yürürken bir alışveriş merkezinin içine girdiğinizi bir anda fark edebiliyor, kaldırımda yürüdüğünüzü düşünürken bir anda metro istasyonunda ya da bir kafe girişinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Çünkü binanın altından 1 kat metro, 1 kat da otoban geçebiliyordu; yukarıda insanlar çalışırken bir üst katta siz kahvenizi yudumlayabiliyordunuz. İnsan kentin hangi noktasında olduğunu kestiremediğinden kendini kaybediyordu. Araçlar, makineler ve binalar arasında belki de yürümekten keyif almadığım tek kent oldu Tokyo. Yapılan düzenlemeler yayalar için değildi. Kent bir lego gibiydi... Birbiri üstüne inşa edilmiş. Nedenini çözemediğim bir inşa halini, seyahat dönüşünde Birikim Dergisi’nin son sayısındaki bir makalede buluyordum. İnşaatın makroekonomideki büyümenin lokomotifi olduğu üzerinden 1980’lerin sonunda Tokyo’da inşaat faaliyetlerinin desteklenmesi amacıyla, kent merkezindeki kamuya ait arsa ve arazilerin yatırımcılara verildiğini ve imar kurallarının bu çerçevede esnetildiğini ve bu noktada ihtiyaç fazlası yapı stokuna neden olduğunu öğreniyorum.[1] Son yıllarda ise ortaya çıkan kentsel dokunun iyileştirilmesi üzerinden giden araştırmalar, söylemlere dönüşmüş durumda Tokyo’nun yeni yapılaşma stratejileri. Tokyo dönüşü okuduğum Murakami’nin romanında ise, zengin bir müteahhit olan kayınpederi, romanın kahramanına tam da bu noktada “Şuradan Tokyo’ya bir bak. Boş arazileri görüyor musun? Eksik dişlerle dolu bir ağza benziyor. Şu anda gördüğün o boşluklar yakında yeni binalarla dolacak. Birkaç yıl içerisinde Tokyo’yu tanıyamayacaksın. Sermaye sıkıntısı yok, Japon ekonomisi patlama yapıyor, arsanı teminat gösterebiliyorsan istediğin miktarda krediyi bankalar veriyor, birbiri ardına bu kadar binanın yükselmesinin sebebi de işte bu. O binaları işte benim gibiler yapıyor.” diyordu.[2] Aklıma bu ve buna yakın söylemleri dilinden düşürmeyen Türkiye’deki pek çok sermaye sahibi geliyordu. Tokyo kentine baktığımızda dönüşümünü anlamadan önce hep Türkiye’deki süreçlerle ne kadar paralellik taşıdığını tartışıyorduk. Tek bir kent üzerinden büyüyen bir ülke, arsa spekülasyonları, sıkışmışlık hali… Nüfus yoğunluğu ile ülkenin yüzölçümü bağlantısı kurmaya çalışsak bile üst ölçekte başka bir şey vardı bu kentte.
Türkiye’nin doğu sınırının ötesine geçmemiş biri için ilginç bir deneyimdi Tokyo. Asya’nın New York’u gibi. Bir nevi imitasyon… Çünkü kentin yapılaşması ne kadar paralel olursa olsun kentli profilleri oldukça farklı olduğu için biraz yersiz gibi geldi. Kongre’deki oturumlar sayesinde anladığım, Asya kentlerindeki nüfus artışı ve kentleşme pratiklerinin, Batı’nın statikliğinin tam zıttı olduğu idi. Bu nedenle belki de bizim yapılaşma politikalarımızın ipuçlarını hatta belki de sonuçlarını görme şansı sundu. Her bölgenin kendi dinamikleri ve kendi bağlamlarında politikalar üretemediğinde, nasıl bir kamusal çöküş yaşadığını gösterdi bu kent. Yapılı çevrenin, içinde barındırdığı toplumun dönüşümüne de neden olabildiğini hissettirdi. Tek tipleşmiş bu şehir dokusunun kamusal olarak ürettiği pornografi tam da sokaklarda dolaşan yalnız insanların farklılaşma çabası ile kendini dışa vuruyordu. Kentin ürettiği pornografiyi, vitrin bedenler tüketerek kendine var olma düzlemleri yaratıyordu. Asya’nın “ensest ilişki yaşayan” pek çok şehri bu sarih kaderi paylaşıyor. Belki de bu yüzden, bu gezi bana Türkiye’deki yaşanan süreçleri anlamamı ve daha pek çok Asya ülkesinde benzer süreçlerden geçildiğini gösterdi.
[1] “İnşaat sektörü neyin lokomotifi?” Osman Balaban. Birikim 270 s.21
[2] Haruki Murakami, Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında, Doğan Egmont Yayıncılık, İstanbul, 2010, s.114.



